Narnia Günlükleri


 Aslan Cadı ve Dolap, sonra da Prens Caspian. İki filmi de peşpeşe izledim. Aslında bu tür filmleri daha sıkı takip ederim çünkü hem iflah olmaz bir Fantastikkurgucusuyum (Bu kelime Türk Dil Kurumunda bile yoktur) hem de bu tür filmleri izlemenin çizerlik için faydalı olduğuna inanıyorum. Şimdi efendim, Narnia bana çizerlik konusunda yardımcı oldu mu?
Aslında olduğunu pek söyleyemem ve nedeni de şudur. Bu tür filmlerde yeni bir şey gördüğümde, yani daha önce hiç hayal edilmemiş şeyler, işte onları gördüğümde daha film bitmeden elime kağıt kalemi alıp kendi yorumumla aynı hayali çizmek gelir içimden.
Ne yazık ki bu sefer böyle bir şey olmadı çünkü sanırım Narnia'yı yeterince beyenmedim. Uzun zamandır izlemeyi ertelememin sebebi de belki de bunu hissetmiş olmam. Aslına bakarsanız başlarda çok heveslenmiştim  çünkü NArnia'nın yazarı Tolkien'in çok yakın bir arkadaşıymış ki bu da bana bayağı umut vermişti. Ne yazık ki Narnia'nın Yüzüklerin efendisinin ucuz bir taklidi olduğunu düşünmeden edemedim. Aslında haksızlık ediyor da olabilirim çünkü kitapları okumadım, sadece fime bakarak değerlendiriyorum. Bu durumda kıyasladığım eser de Yüzüklerin Efendisi'nin filmi. HEr ne olursa olsun Narnia'da orjinal hiçbir şey göremedim. Filmi izleyen biri ne görüyor derseniz. Belki de tek ilginç ve eğlenceli tarafı dört kardeşin Narnia'ya bir gardrop'un içinden geçerek gidiyor olmaları. Başlangıçta bir Satir var, yarı insan yarı keçi bir yaratık olan, şu yunan ve roma efsanelerinde geçen. Sonra konuşan hayvanlar, Sentorlar (yarı at yarı insan) Minotorlar (boğa başlı adamlar) cüceler ve bir de Aslan. Aslında film izleyicinin bilmediği hiç bir şey vermiyor. Efsanelerden ne bulduysak koyalım hoş bir karışım olur gibi bir düşünce var sanki. Bazı noktalar film için fazla karanlık bırakılmış, eminim kitapları okuyanlar çok daha net anlamışlardır filmi. Bir kere konuşan hayvanlar fikri bana hiçbir zaman sempatik gelmemiştir. Fazla çocuksu bir havası var. Genç ata biniyor ve "çüş oğlum" diyor, at da "benim adım Philips" diyor. Belki esprili ama yine de, peki bu insanlar ne eti yiyor, konuşan hayvan eti mi? Bence konuşan bir şeylerin etini yemek hiç hoş bir fikir değil. Her neyse gelelim Narnia'nın özellikle Türkler ile olan münasebetine. Sanırım kitaplar 19502lerde yazılmış ve o sıralarda Türkiye nasıl biliniyordu emin değilim ama ingiliz yazar kitabında çok ilginç bağlantılar oluşturmuş. Kahramanlardan biri beyaz çadı tarafından kandırılırken ondan ne isterse alabileceğini öğreniyor ve tahmin edin ne istiyor; "Türk Lokumu" lokumları afiyetle yedikten sonra ısrarla daha fazla istiyor. Film yayınlandıktan sonra İngilterede Lokum satışları yüzde iki yüz artmış. Bir başka ilinti ise Aslan ile ilgili. Bahsettiğim bir aslan, hani sarı, kocaman pençeleri ve dişleri olan, boynunda yeleleriyle falan. Bu aslanın adı da Aslan. Türkçeye çevirmekte oldukça zorlanmışlardır diye tahmin ediyorum. Yazar gerçek bir aslan olan karakterin adını da türkçeden alarak Aslan koymuş. Bazı yerlerde şöyle geçiyor "Aslan the lion" Dilimize çevrilirkende sıkntı oluoyr tabi.
 Aslan'ı görmeliyiz.
Aslan da kim?
O bir aslan ama sadece bir aslan değil tabiki.
Aslan gibi Aslan. (Bunu ben salladım)
Filmde çok beğendiğim yerler de yok değil. Örneğin Grifonlar, her ne kadar onlar da her türlü hikayeye girip çıkmaktan efsanevi özelliklerini yitiriyor olsalar da Narnia Prens Caspian'da gördüklerim bu güne kadar yapılmış en güzel Grifon animasyonuydu.
‘’

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder