Hastalanma


 Buluşma'nın Devamıdır.
 Çorcu üzerindeki incecik tişörte rağmen geri dönerken hiç üşümedi ya da üşüdüğünün farkında değildi. Otobüste buğulu camın ardındaki karanlık sokakları izlerken, yolda sokak lambalarının altında koşarken aklında hiçbir şey yoktu. Yağmur başlamıştı. İnsanlar montlarını başlarına çekerek evlerine, apartmanların saçaklarına koşturuyorlardı ama Çorcu sadece yürüdü. Gözü kimseyi görmüyordu. Çok geç saatte varabildi evine çünkü yolu şaşırmıştı. Aslında eve gitmeye geç saatte kara vermişti, tüm gecesini sokaklarda anlamsızca gezerek, yağmur sularının sokak çöplerini süpürüşünü izleyerek geçirmişti. Nihayet gece yarısı kapıyı çaldığında kapıyı Karba açtı.
Uzun boylu, çok uzun boylu dinç bir delikanlıydı. Saçları uzun, omuzlarına kadar dökülmüştü. Gözünde yuvarlak çerçeveli bir gözlük, omuzlarında da koyu renkli eski bir battaniye vardı. Elinde de kalın bir kitap tutuyordu. Yüzünde şaşkın bir ifadeyle kapıda sırılsıklam bekleyen Çorcu’ya bakakaldı.
 Karba Çorcu’nun kendisi bile bilmese de en yakın arkadaşıydı. Ev arkadaşlarından biriydi ama diğerlerine benzemezdi. O da Tarsa üniversitesinde edebiyat ile ilgili bir bölümde okuyordu. Az konuşan biriydi ama tanıdığı herkes tarafından sevilirdi çünkü hem adildi hem de merhametli. Diğerleri ile neredeyse aynı yaşta olmasına rağmen çok daha olgun, zamanın çoğunu okumakla geçiren biriydi. Geçimini az satan bir dergide metinlerle ilgili bir şeyler yaparak sağlıyordu ve altı kişi ile paylaştığı evin en eskisiydi. Diğerleri daima yaramazlık yapsalar da onun sözüne itaat eder, fikirlerine saygı duyarlardı. Bir husumet yaşandığında da hakem daima Karba olurdu. Çorcu ile iyi anlaşabilmesinin sebebi de buydu belki de. Şamatacı ev arkadaşları canları sıkıldığında Çorcu ile uğraşmaya başlarlarsa Karba kurtarırdı hep delikanlıyı. Onun içinde zeki biri olduğunu düşünüyordu ve bazen o da sorularıyla Çorcu’yu zorlayıp düşüncelerini açmaya çalışırdı. O zamanlarda Çorcu çok yorulsa da sıkılmazdı. Bir spor müsabakasında zafer kazanmış gibi hissederdi adeta. Çok az sırrı vardı Çorcu’nun ve onların da çok azını Karba bilirdi yalnız.
 “Gir içeri” dedi Karba hala kapıda dikelen Çorcunun kolundan tutup çekerken. Saçından başından sular damlıyor, durduğu yerde küçük bir gölcük oluşturuyordu. Karba hemen delikanlıyı banyoya götürdü. Çorcu kendini kaybetmiş gibi hiçbir şey söylemiyor, Karba elinden tutup götürmedikçe yürümüyordu bile. Gözlerini boşluğa dikmiş bakıyordu ve belki de o sırada ağlıyordu ama üstü başı sırılsıklam olduğundan bunu seçmek imkânsızdı. Dişlerinin tıkırtısı da insanını canını sıkıyordu.
 Banyo yeşil fayansları olan, bu öğrenci evine nispeten düzenli bir yerdi. Plastik bir dolapta herkesin ayrı çekmecesi vardı ve her bir ev arkadaşı kendi sabununu ya da havlusunu kullanıyordu. Karba hemen çorcunun komik ve son derece ıslak tişörtünü çıkarttı sonra da pantolonunu çıkarmasına yardım eti. Bina merkezi sistemle ısıtıldığı ve gazdan tasarruf edilmeye çalışıldığı için bu saatte sıcak su yoktu. Çorcu zayıf ve ıslak bedeniyle buz gibi banyonun ortasında dururken ilk defa hissetti üşüdüğünü. Karba hemen delikanlının havlularından birini çıkarıp üstünü kurulamasına yardım etti ve sonra da çocuğu bir ağabey şevketiyle kendi battaniyesine sarıp salona götürdü. Orada küçük elektrikli bir soba vardı, genellikle geç saatlere kadar oturdukları bazı eğlence gecelerinde yakıyorlardı ve şimdi bir köşede üzerinde boş bardaklarla savrulup atılmış kitaplarla duruyordu. Karba hemen Çorcuyu kanepeye oturtup sobayı karşısına getirdi ve fişini taktı. Sonra da çocuğun odasına gidip giymesi için pijamalarını getirdi. Kendi çoraplarından bir çirft de aldı. Beş dakika sonra Çorcu sıkı sıkıya giyinmiş, hatta battaniyeye sarınmış ve karşısındaki sobanın ısınmasıyla gevşemiş neredeyse uykuya dalmak üzereydi.
 Karba tüm bunları yaparken merak içinde kalsa da hiçbir şey sormamıştı ama şimdi Çorcu neredeyse uyumak üzereyken delikanlıyı omzundan hafifçe sarstı.
 “burada uyuyamazsın” dedi. “Hem ne oldu sana böyle, anlatmayacak mısın? Nedir bu halin? Hava berbat” pencereye çarpan yağmur damlalarının camda süzülüşüne baktı. “allah aşkına o halde sokağa çıkmak da nereden çıktı? O salakların işi olsa gerek”
 Karba bir süre durup Çorcu’nun yüzüne baktı. Delikanlı öyle mutsuz görünüyordu ki tüm duyguları yüzünden okunabiliyordu. Kandırılmış, aldatılıp elindeki her şey alınmış toy bir yüz vardı orada. Karba daha önce de böylesini görmüştü ama bu defa çok daha derin, çok daha ağır bir hüzün vardı Çorcu’nun yüzünde. Sanki tüm bu aldatmacalara, bu zorluklar atık umurunda değildi, hepsini çoktan boş vermiş çünkü yenilgiyi kabul etmiş gibiydi. Delikanlı uzun boylu arkadaşının yanına oturmuş olduğunu ancak şimdi fark etti ve kendisine yukarıdan, soran ama yargılamayan sadece yardım etmeyi uman gözlerle baktığını gördü. Daha önce de bu bakışları görmüştü, evet bu yüz, bu kara gözler ona babasını hatırlatıyordu. Şimdi onları, tüm ailesini ne kadar da özlemişti. Hâlbuki bu zamana kadar hiç böyle hissetmemişti. Bu koca şehrin tüm yükünü sırtlanmaya çalışken çok defa ezilmişti ama hiç ailesini bu şekilde düşünmemişti. Şimdi sadece o çok uzaklardaki baba evinde olmak, saman divanda kardeşleri ile yan yana oturmak istiyordu. Annesini yanında istiyordu, hatta kucağında uyumak istiyordu annesinin.
 “Şimdi uyuya kalacaksın” diye uyardı Karba fısıldayarak, Çorcu’nun gözlerinin kapandığını görünce. Çocuğun koluna girip kalkmasına yardım etti ve odasına götürüp yatağına yatırdı. O yorganı delikanlının üzerine çekerken Çorcu çoktan uykuya dalmıştı.
 Çorcu sabah ekseriyetle yaptığı gibi erken kalkmadı, hatta ev arkadaşlarının her sabah duymamak için erkenden evden kaçtığı gürültüsüne bile uyanmadı. Bir tanesi ki adı Torka’ydı Çorcunun odasına kapısını bile vurmadan girdi ki aslında kapının kilitli olmasını bekliyordu. İçeri koca bir gülümsemeyle dalınca Çorcu’nun hala yatakta olduğunu görüp daha da neşelendi. Çorcuyla dalgasını geçenlerden biriydi ama onunla diğerlerinden daha çok ilgilendiği ve hatta daha merhametli davrandığı da bir gerçekti çünkü o da farklı bir yolla Çorcu’yu severdi. Onu daha çok küçük kardeş gibi görür ve sürekli sinirlendirmenin bir yolunu bulurdu. Çorcu bunu bilmiyordu ve Torka da bilmesini istemezdi ama o gün delikanlının başına kadar çektiği yorganı kaldırınca yüzü aniden ciddileşti. Çorcu ana rahminde uyuyan çocuklar gibi yatağının ortasında büzülmüştü, tir tir titriyordu ve ter içindeydi. Yüzü öyle beyazdı ki Torka’nın neşesi bir anda kayboldu. Hemen delikanlının ateşine baktı, alev alev yanıyordu sanki teni. Şimdi diğer şamatacıları ayağa kaldırmanın bir âlemi yoktu ki çoğu ilgilenmez ya da yine salakça bir şey yapardı ama Torka Karba’ya haber vermesi gerektiğini biliyordu. Okula gitmek için hazırlanırken yakaladı onu ve hemen Çorcu’nun odasına gittiler. Diğerleri artık her gün yaptıkları gibi evden ayrılmışlardı.  Karba durumun vahametini hemen kavramıştı. Temiz bir mendil bulup hemen ıslatarak Çorcunun alnına koydu. Kendi çantasında sakladığı –zira böyle şeyler saklanmazsa bir ki saat içinde ev ahalisince tüketilirdi- kolonyasından getirip delikanlının bileklerine sürdü ve tir tir titreyen çocuğun üstüne birkaç kat daha örtüp onunla birlikte bekleyen Karba’ya döndü. Çocuğun endişeli olduğu ve bir şekilde yardım etmek istediği her halinden belliydi.
 “Şimdi ben gidip doktor bulmaya çalışacağım” dedi uzun boylu adam. “sen başından hiç ayrılma, mümkünse su içirmeye çalış tamam mı?”
Torka korkuyla başını salladı. Yardım etmek istiyordu ama sorumluluk almaktan da çekiniyordu. Karba dışarı çıkarken Çorcu yüzünde boncuk boncuk terlerle bir şeyler sayıklıyordu. Söylediklerini anlamak çok güçtü ama sadece Kukuk diyor gibi gelmişti Karba’ya.
‘’

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder